Hayat Karmaşık Değil, Onu Karmaşıklaştıran Benim
Tek başıma araba kullanırken yapmaktan hoşlandığım şeyler, gideceğim mesafeye ve o anki ruh hâlime göre değişiyor. Mesela, uzak bir mesafeye gidiyorsam (30 dakika ve üzeri diyebiliriz), sesli kitap dinlemeyi çok seviyorum. Kısa mesafelerde, kendimi iyi hissediyorsam lise yıllarımdan kalma müzikleri dinliyorum; moralim yerinde değilse ya yola odaklanıyorum ya da düşüncelerimden uzaklaşmak için birilerini arıyorum. Fakat gideceğim mesafe uzunsa ve canım sıkkınsa, beni mutsuz eden şeye odaklanıp düşünceden düşünceye atlıyorum.
Bu düşünce akışı bazen kendi kendime giriştiğim bir kavgaya, bazen de içinden çıkamadığım keyifsiz monologlara dönüşüyor. Geçmişe dönüp “Ya bazı şeyler farklı olsaydı, şimdi ne değişirdi?” diye soruyorum kendime; küçücük bir değişikliğin kelebek etkisini zihnimde büyütüyorum. Düşünceler birbirini kovalarken ben de fark etmeden tavşan deliğine düşüyor, çıkış yolumu kaybediyorum.
Yolumu kaybettiğimde zihnimde beliren düşünceler beni şaşırtabiliyor. Bu düşünceler çoğu zaman beni üzüyor ama bazen de hiç beklemediğim bir yere götürüyor. En son böyle bir düşünce seansında hayatın karmaşıklığı üzerine düşünmeye başladım. Düşüncelerim beni öyle bir yere götürdü ki canımı sıkan, beni mutsuz eden mesele geri planda kaldı. Kendime, “Hayat gerçekten karmaşık mı, yoksa onu karmaşık hissetmemize neden olan ne?” diye sordum. Mutsuzluğumun yerini merak almaya başladı.
Hayatın karmaşıklığını düşünürken, zamanın da her dönem aynı hızda akmadığını fark ettim. Çoğumuz zamanın göreceli olduğunu, bir ayın bir gün gibi, bir yılın bir hafta gibi geçtiği dönemlerde fark ediyoruz. Bunun arkasında yatan nedenler olumlu da olabiliyor, acı verici de. Son iki buçuk yıl hayatımın zor dönemlerinden biriydi. Belki de hâlâ içindeyim. Ama bu yazıyı bir ağlama duvarına çevirmek istemiyorum; yaşadıklarımı uzun uzun anlatmaktan çok, o dönemde vardığım düşünceyi paylaşmak istiyorum.
O zor dönemlerde, düşüncelerimle baş başa kaldığımda hayatın neden bu kadar karmaşık olduğunu sorgular, bu kadar karmaşık olmasını mantıksız bulurdum. Son araba yolculuğumda bu sorunun peşine yeniden düştüm ve sonunda kendime şu cevabı verdim:
Hayat karmaşık değil; onu karmaşıklaştıran benim. Bunu bu kadar geç fark etmeme şimdi şaşırıyorum. Oysa bunu açıklayan soru çok basit: Hayatım gerçekten çözülmesi gereken düğümlerle mi dolu, yoksa birkaç düğümü gözümde büyütüp bütün ipi kördüğüm mü sanıyorum?
Bu düğümlerin hepsini yalnızca kendi bakış açıma bağlayamam; hayatımı şekillendiren koşulların da payı var. Ben çalışan sınıfın içinden geliyorum. Ailem, yakın çevrem ve akrabalarım da öyle. Orta direk, emekçi, beyaz yaka, mavi yaka… Hangi adı verirsen ver, günlerimiz iş ve sorumluluklar arasında geçiyor.
Yazılım dünyasında bir sorunla karşılaştığımda aklıma gelen bir cümle var: “Bu sorunla ilk kez biz karşılaşıyor olamayız.” Bir gün bu cümlenin hayat için de geçerli olduğunu düşündüm. Dünya üzerinde en az 8 milyar insan var. Elbette herkesin hayatı ve karşılaştığı zorluklar kendine özgü; yine de benim yaşadıklarıma benzeyen sorunlarla karşılaşan pek çok insan olmalı. Hayatımın o kadar da istisnai olmadığını düşünmek tuhaf biçimde beni rahatlatıyor. Aynı cümleyi bu kez kendime söylüyorum: “Bu sorunla ilk kez ben karşılaşıyor olamam.”
Bu düşünce önce beni rahatlattı; ardından, vardığım sonucun aslında ne kadar sıradan olduğunu fark ettim. Bu sözleri ilk kez söyleyen ben değildim. Peki, hayatımda neyi değiştirirsem olumlu bir etki yaratabilirim? Belki de soruyu şöyle sormalıyım: Neyi değiştirmek benim elimde? Neyi gerçekten kontrol edebilirim? Hayatım, benim yazdığım kurallara göre çalışan bir yazılım değil. Değiştirebileceğim şeyler ise düşüncelerim ve olaylara bakış açım.
Biliyorum, son üç paragraftır sonucun çevresinde dönüyorum. Sanırım sadece olaylara bakış açımı değiştirmem gerek. Bu kolay olmasa da benim elimde olan ve kontrol edebileceğim tek şey düşüncelerimle olaylara bakış açım. Zihnimin bana oynadığı oyunları da yine kendi düşüncelerimle değiştirebilirim.
Buraya kadar her şey cepte. Peki bunu nasıl başaracağım? Bu noktada bir tıkanma yaşadım. Zaten bu tıkanmayla varmak istediğim noktaya gelmiştim. Arabadan inmeden önce monoloğumun üzerinden geçtim, kendime söylediklerimi özet hâlinde tekrarladım ve bunları dönüş yolunda hatırlamak üzere kenara kaydettim.
Dönüş yoluna geldiğimde neredeyse bütün gün geçmişti. Sabahki enerjim ve düşüncelerimdeki tazelik yoktu. Gün içinde yaşadığım olaylar sabahki düşüncelerimi kenara itmişti. Önceliklerim değişmiş, hayat birazcık geri planda kalmıştı. Fakat düşünmeye devam ettim.
Örneğin, beni ne mutlu ederdi? Özgürce kitap okumak. Bunu neden yapamıyorum? Çünkü yapmam gereken bir sürü sorumluluğum var. Onlar neden tüm zamanımı kaplıyor? Çünkü çok iş, az zaman. Ama tüm problemler bunlar değil aslında. Dediğim gibi, bunu yaşayan bir tek ben değilim. Çalışan anne babalar sürekli aynı şeyleri yaşıyor, eminim. Diğerleri benim kadar bu durumdan şikâyetçi mi? Belki evet, belki hayır. Ama aynı durumu yaşayanlardan daha az yakınanlar da var, eminim.
Ne farklı peki bu hayatlar arasında? Neden bir grup insan bu durumdan yakınırken diğerleri bu durumu lehine çevirmeye çalışıyor? Aslında olay gayet basit. Sanırım bakış açısıyla alakalı. Genel olarak bu durumlara karşı bakış açımı değiştirmem gerekiyor. Öncelikle kültürümle alakalı hem çok sevdiğim hem de aynı oranda sevmediğim bir düşünce tarzı var: Elindekine şükretmeyi öğrenmek. Elimdekiyle mutlu olmak. Elimdekini değerlendirmek. Yaşadığım şeye şükretmek.
Gerçekten öyle aslında. Şükretmeyi bilmek gerek. Ve sanırım elimdekini kendi lehime çevirmeyi bilmeliyim. Bir de hayattaki önceliklerimi iyi belirlemem gerek, sanıyorum. Hayatta adil olan tek şeyin zaman olduğu, bir günün herkes için 24 saat olduğu söylenir. Bu, genel bir yalan. Bir gün 24 saat, bu doğru; fakat o bir gün içinde yapman gerekenler, zorunluluklar kişiden kişiye değişiyor. Mesela spor yapmak, günde 8 saat çalışan biri için aslında zor bir durum.
Ufak bir hesap yapmak lazım. Sabah saat 6’da kalksam, 6.10’da spor yapmaya başlasam, 7’de spor yapmayı bitirsem, 15 dakika hızlıca duş alsam ve ardından kupama kahve doldurup işe gitmek için yola çıksam… Plan güzel, değil mi? Ama aileme bir günaydın bile diyemedim. Demek ki daha erken kalkmam lazım. 5.30’da kalksam, sabah 30 dakikayı aileme ayırsam… Çok güzel ama erken kalktığım için erken yatmam gerekecek. It is OK, zaten artık gece kuşu değilim. Ama iş için yola çıkıp tüm günü iş yerinde geçirdikten sonra eve geldiğimde zorunlu şeyleri yapmam lazım; mesela yemek hazırlamak, alışveriş yapmak ya da bulaşıkları yıkamak. Tamam, peki bunların bir kısmını yaparken ailemle birlikte kaliteli zaman geçirmeye çalıştım. Bir saat akşam yemeği sürsün, hadi. (Abarttım tabii; 30 dakika neye yetmiyor?) Yemekten sonra zaten uyku vakti gelmeye başladı. E, birkaç sayfa kitap okuyayım derken uyuyakaldım.
Evet, hayat böyle geçip gidiyor. Ne yazık ki bu duruma ses çıkarmak zor. En azından direnç göstermek benim elimde olsa da, bunu sinir harbi hâline getirmek mantıklı mı? Tabii ki bu durumu değiştirmek için çalışmak en mantıklısı; fakat bunun için sadece sinir küpü olmak yeterli değil.
İnanıyorum, doğru yoldayım. Kendimi Dalai Lama’nın felsefesine adamayı düşünmüyorum tabii. Ya da Pollyanna’yla birlikte yaşıyormuş gibi her şeyden mutlu olmaya çalışmıyorum. Fakat İngilizcede çok sevdiğim bir tabir var: “It is what it is.” Zamandan söz edip günde 3 saat telefonda geçiren neslin evlatlarıyız. O yüzden, it is OK.
Biliyorum, yazdıklarım bir bütünlük taşımıyor. Bazı şeyler anlamsız. Ama amacım hayatın sırrını burada ufak bir yazıyla insanlığa aktarmak değil. Bir çeşit iç dökme. Zaten umuyorum ki kimse sonuna kadar okumayacak. O yüzden genel mottoya devam: It is OK. It is okay to do what I need to do and what makes me happy.