Kütüphane: Kitaptan Fazlası, Bir Şehrin Eşitlik Altyapısı

Hayatımızda bazı şeylerin eksikliğini, ancak onlarla ilk kez karşılaştığımızda fark ederiz. Yıllarca normal sandığımız bir boşluk, bir gün karşımıza çıktığında “Ben bugüne kadar bundan mahrum kalmışım” dedirtir. Hiç sahip olmadığın bir şeyin eksikliğini hissetmek mümkün mü? Bazen, bir şeyin yokluğu ancak onun varlığını gerçekten gördüğünde anlam kazanır.
Buna net bir cevap vermek zor. Çünkü bazen bir şeyin yokluğu, ancak o şeyin normal olduğu bir ortamın içine girdiğinde görünür olur. Benim için bu farkındalığın adı, beklemediğim şekilde, kütüphaneydi.
Yaklaşık 8 yıldır ABD’de yaşıyorum. Bu süre boyunca yeni alışkanlıklar edindim, yeni kaygılar öğrendim, bazı beklentilerimin hayatla pek uyuşmadığını gördüm. Fakat bu yazı, ABD’de yaşamak nasıl bir deneyim?yazısı değil. Daha somut bir şey. Kütüphaneye gitme alışkanlığının, bir şehirde hayatı nasıl değiştirebildiği üzerine.
Kütüphane fikri bende nasıl başladı?
Kütüphane benim hayatıma büyük bir aydınlanma anıyla girmedi, sıradan bir arkadaş sohbetiyle girdi.
Bir gün masada basit bir soru sordum. “E-kitap için hangi platformu kullanıyorsunuz?” Ben o dönemde Amazon Kindle aboneliği almayı düşünüyordum. Hatta buna kendimce bahane arıyordum. Alternatif e-kitap ve sesli kitap platformlarına da bakıyordum.
Beklediğim yanıtlar gelmedi. Masadakiler, hiç düşünmeden ve neredeyse ağız birliğiyle kütüphane dediler. Kindle aboneliğinden söz edince ise yüzlerinde hafif bir şaşkınlık ve neden buna para veriyorsun ki ifadesi belirdi.
O an fark ettim. Benim doğal sandığım şey, onların hayatında en son seçenekti. Kitap satın alıyorlardı ama genellikle yalnızca çok sevdiklerini kendi raflarına koymak için. Ben ise kitap okumanın tek yolunun, ya arkadaştan ödünç almak ya da kitabı satın almak olduğunu düşünüyordum.
Bu sohbetten sonra ilk kez kütüphane üyeliği konusunu ciddiye alıp araştırdım. Daha da ilginci şuydu. Kütüphaneler zaten hayatımın içindeydi. Sürekli gittiğimiz bir restoranın çaprazında kütüphane vardı. Akşam yürüyüşüne çıktığımız sahilde, otoparkın hemen yanında bir kütüphane vardı. Ben ise yıllardır önünden geçip gidiyordum.
Çalışmak için nereye gideceğiz?
Bir süre sonra evimize elektrik kesintisi uyarısı geldi. Hafta içi 08.00–15.00 arası kesinti olacaktı. Pandemi sonrası uzaktan çalışma zaten hayatımızın doğal bir parçası olmuştu, ben de eşim de evden çalışıyorduk.
Çalışabileceğimiz kafeler vardı ve zaman zaman gidiyorduk. Fakat o gün gerçekten odaklanabileceğim, sessiz ve sakin bir çalışma alanına ihtiyacım vardi. Kafeler bazen işe yarasa da, her zaman ideal ortamı sunmuyordu.
Kafe yerine kütüphaneye gittik. O gün, alışkanlığın başladığı gündü. Sonra da düzenli devam etti.
Kütüphane sandığımdan daha fazlasıymış
Başta kütüphaneyi kitap ödünç alınan yer olarak düşünüyordum. Çok kısa sürede gördüm ki bu tanım, kütüphaneyi küçültüyor.
Bir süre sonra Kindle üyeliğimi iptal ettim. Ardından birden fazla kütüphane sistemine üye oldum. Kitap bekleme sürelerim iki güne kadar indi. Çoğu kitabı kısa sürede bulabiliyordum. Bulamadığım kitaplar için istek formları doldurmaya başladım.
Zamanla komik ama gerçek bir şey oldu. Güney Kaliforniya’da yaşadığım şehirdeki kütüphane, taleplerim sayesinde arşivine Türkçe kitaplar eklemeye başladı. Üç yıl içinde okuduklarımın büyük kısmını kütüphaneden karşılar hale geldim.
Derken çocuğum oldu. Kütüphane bu kez çalışma alanı olmanın yanında sosyal bir alana da dönüştü. Hikâye günleri, çocuk etkinlikleri derken iki haftada bir kütüphaneye gider olduk.
Kütüphane, şehirdeki hayatı nasıl görünür kılıyor?
Beni en çok şaşırtan şey, kütüphanenin boş olmamasıydı.
Hafta içi akşamları gittiğim günleri hatırlıyorum. Cuma gecesi herkes dışarıda eğlenirken ben proje yetiştirmek zorundayım ve kütüphanede masa bulamıyorum. İçerisi dolu. Her yaştan insan var. Kimisi kitap okuyor, kimisi sınavlara hazırlanıyor, kimi kulaklığını takmış kütüphanenin film arşivinden bir şeyler izliyor.
Bilgisayar bölümünde çoğu zaman tüm bilgisayarlar dolu oluyor. Özellikle yaşlıların yoğun olduğu bir kullanım var. Insanlar orada bir şeylerin başvurusunu yapıyor, belge dolduruyor, günlük işlerini hallediyor. Kütüphane, internet erişimi gibi çok temel bir ihtiyacı bile birçok insan için erişilebilir kılıyor.
Sonra şunu görmeye başladım. Kütüphaneler yalnızca kitap vermiyor. Bir keresinde yakındaki bir eyalet parkına gitmek istedim ve ücretsiz giriş biletini kütüphaneden alabildim. Aileler için kutu oyunları veriyorlardı. Hatta bir gün kütüphaneden matkap ödünç alındığını görünce şaşırıp Kütüphane, matkap ne alaka? diye düşündüm.
Kütüphaneciye sorduğumda çok basit bir cevap verdi. Bazen küçücük bir ihtiyaç, kütüphaneyle kurulan ilişkiye kapı aralıyordu. İnsan bir kez içeri girince yalnızca matkap almıyordu, etrafına bakıyor, rafta bir şeye gözü takılıyor, bir etkinlik afişi görüyor, kütüphaneyi gündelik hayatının doğal bir parçası haline getirebiliyordu.
Çocuk etkinlikleri de aynı şekildeydi. Düzenli katıldığımız hikâye saatlerinde bir gönüllü eşliğinde hikâye dinleniyor, sonra çocuklar birlikte oyun oynuyordu. Bu sayede çocuğum kitaplarla büyürken, ben de kütüphanenin aslında bir topluluk mekânı olduğunu daha net görüyordum. Bunun yanında dili sonradan öğrenenler için okuma grupları, farklı gruplara dönük düzenli buluşmalar ve çeşitli programların varlığı, kütüphaneyi yaşayan bir yere dönüştürüyordu.
Peki ben Türkiye’de neden kütüphaneye gitmiyordum?
Bu deneyimden sonra aklıma takılan soru şuydu. Ben Türkiye’de neden kütüphaneye gitmiyordum?
Türkiye’de de kitap okuyan biriydim ama düzenli kütüphane kullanımı hayatımda yoktu. En son ilkokul yıllarında, okulun yanındaki kütüphaneye gittiğimi hatırlıyorum. Sonrasında kütüphane, benim için hayatın içinden yavaş yavaş çekildi.
Merak edip araştırınca şunu gördüm. Büyükşehirlerde sayı artmış gibi görünse bile, Türkiye’de tabloyu asıl belirleyen yer Anadolu. Birçok ilçe ve küçük şehirde kütüphaneler ya çok sınırlı imkân sunuyor ya da şehrin gündelik akışına karışamıyor. Bazen modern bir bina yapılıyor ama konum şehir dışına kaydığı için erişim zorlaşıyor. Bazen içeride kitap var ama çalışma düzeni, sessizlik veya çalışma saatleri öğrenci hayatıyla uyuşmuyor. Böyle olunca kütüphane, bir hizmet olmaktan çıkıp tabelası olan ama alışkanlık üretemeyen bir yere dönüşüyor.
Türkiye’de ne yapılabilir?
Türkiye’de kütüphane meselesini konuşurken bence ilk cümle şu olmalı. Anadolu’nun gerçekten modern kütüphanelere ihtiyacı var. Modernlikten kastım yalnızca yeni bina değil, kütüphaneyi yaşayan bir kamusal alan olarak tasarlayan bir yaklaşım. Öğrencinin ders çalışabileceği, uzaktan çalışanların gün içinde gidebileceği, çocukların kitapla doğal biçimde tanışabileceği, yaşlıların dijital hizmetlere erişebileceği bir yer. Kısacası, şehrin ortak kullanım alanı. 30–40 bin nüfuslu bir yerde iki masa ve birkaç rafla sınırlı bir yer, ne kadar iyi niyetli olursa olsun kütüphane kültürü üretemiyor.
Bunun için önce en temel işlevi ciddiye almak gerekiyor. Kütüphane çalışılabilir bir yer olmalı. Sessizlik, aydınlatma, masa düzeni, priz, internet gibi detaylar küçük görünür ama aslında kütüphaneye devam edip etmeyeceğimizi belirleyen şeyler bunlar. İnsan bir yerde iki saat verimli çalışabiliyorsa, orası hayatına giriyor. Çalışamıyorsa bir daha gitmiyor.
İkinci kritik konu çalışma saatleri. Kütüphane, insanların boş olduğu zamanda açık olmalı, insanların müsait olmadığı zamanda değil. Öğrencinin okuldan sonra gidebileceği, çalışanın iş çıkışında uğrayabileceği saatler, özellikle sınav dönemlerinde uzatılmış saatler, kütüphaneyi sadece gündüz açık bir resmi bina olmaktan çıkarır.
Bir diğer mesele kültür ve düzen. Kütüphane, raf kadar ortam yönetimi ile de ayakta kalıyor. Sessizliğin korunmadığı bir yerde, kütüphane en temel vaadini kaybediyor. Personelin kullanıcıyla iletişimi, içerideki düzenin korunması, farklı kullanım biçimlerinin birbirine zarar vermeden ayrıştırılması (sessiz alan fikri gibi) kütüphane deneyimini doğrudan etkiliyor.
Dijital tarafı da atlamamak lazım. İnsanların kitabı arayabildiği, ayırtabildiği, şubeler arası transferin kolaylaştığı bir sistem, kütüphaneyi modern hale getirmenin en hızlı yollarından biri. Üstelik bu yalnızca konfor değil, erişilebilirlik demek. Aynı şekilde e-kitap ve sesli kitap ödünç sistemleri, özellikle Anadolu’da fiziksel erişim zor olduğunda büyük fark yaratabilir.
Kütüphane bir yandan da topluluk mekânı. Çocuklar için düzenli hikâye saatleri, gençler için okuma ve çalışma grupları, dili sonradan öğrenenler için konuşma pratikleri, yaşlılar için dijital okuryazarlık destekleri gibi düzenli programlar, kütüphaneyi gidip oturulan yer olmaktan çıkarıp aidiyet üreten yer haline getirir. İnsanlar bir etkinliğe gelir, sonra kitap alır; bazen de kitap için gelir, etkinliği görür. Bu temas, kültürü büyütür.
Son olarak kütüphanenin günlük hayata daha çok dokunması gerekiyor. Bazı yerlerde oyun, eğitim kiti ya da basit araç-gereç ödünç verme gibi yaklaşımlar ilk bakışta kütüphaneye yakışıyor mu? sorusunu doğurabilir. Ama tam da bu tür dokunuşlar, kütüphaneyi uzakta duran bir kurum olmaktan çıkarıp hayatın içine yerleştiriyor. İnsanları içeri sokan her kapı, kitapla temas ihtimalini artırıyor.
Sonuç: Kütüphane neden önemli?
Kütüphane, benim için artık kitap alınan yer değil. Daha geniş bir şeyi temsil ediyor. Bilgiye erişim, çalışma imkânı, sosyal aidiyet ve kamusal eşitlik.
Belki de en basit cümle şu. Kütüphane, parası olanın değil, herkesin kullanabildiği bir kapı.
Ben yıllarca o kapının önünden geçip gitmişim. Eksikliğini hissetmemişim, çünkü eksiklik, gündelik hayatıma normal gibi yerleşmiş. Kütüphaneyi aktif kullandığımda ise şunu anladım. Bazı şeyler eksik olduğunu hissettirmiyor, ta ki varlığını gerçekten görene kadar.